Ürkek, karlı dağların altında sessizce süzülerek akan bir pınar gibiyim, inatçı ve çetin görünen aslında öyle olmayan, beslenme kaynağı belli bir ırmak… Bütün hesaplarını bahara saklayan küskün bir sevdadır benim adım.
Sabah sancılarla uyanırım, gün tüm suretleriyle meydan okusa da hayatın akışına nafile; çünkü günün dönüşünü bekler gecelerim. Günün boş duvarlarına çarpmaya başlayınca demokrasi, yine al gülüm ver gülüm’le daha da sırıtkan bir hal almaya başladı, yorgun ve biçare. Bilgeler de mi bu konuda yanılıyor ne?
Çocukluk merakımı süsleyen her şey tozla buz oldu içimde. En çok acıyı, hayatla ilk sınavım karşısında ‘’Yürü, sen de şafağa yürü. ‘’dediklerinde yaşamıştım. Kırılgan bir cam parçası gibi ortalığa dağılırken, parçacıklarım toplumun bedenine değil aksine hepsi zamanla tek tek benim bedenime saplandı, oklar yığınlardan geliyordu. Uçları keskindi, hedeflerini şaşırtamadım. Gökyüzünün renkleri o kadar çoktu ki her biri ayrı rahatsız ediyordu beni. Sonradan --yani yaşayarak-- öğrendim sokaktan geçen bir insan silueti olduğumu, birbirini izleyen küçük darbelerin pencerelerden beni yönettiğini. Her adımda onlar hatırlatıyordu bir gölge olduğumu.
Bağırsam sesim duyulur mu ki? Kıyametleri koparmakta yerden göğe kadar haklı olduğumu ileri sürsem kimleri inandırabilirim?
‘’Geç bunları, nasıl olsa tüm yolculuklar aynı yere.’’ diyor içimdeki ses.
Önyargıları bıraksam da, sevecen bir aldırmazlıkla karışsam diyorum her sese, olmuyor; bazı sesler beni ürkütüyor, adeta boğuyor. Kayıp Romanlar’ı okuyorum bu aralar. Toplumsal çelişkiler derinden ölçülüp biçilmiş; fakat yine de beni Bir Gün Tek Başına kadar sarıp sarmalamıyor. Hala çözülemeyen sorunların yanında tarihin belli bir kesitini, değer yargılarıyla kişinin özünü yansıtan gerçek değerlerin çatışmasını gözlemlerinden ve yaşadıklarından hareketle gerçekçi bir biçimde yansıtmış Vedat Türkali. Her iki romanın kadın kahramanlarını kıyasladığımda özellikle Günsel’i, Esme’den her açıdan daha üstün bulduğumu itiraf etmeliyim. Gerçeğe ve akla tutunmak, güçlü olmak gerektiğini fısıldıyor kulağıma, korkuları yendiğim sürece mutlu olabileceğimi karalıyor defterime.
Korkularımı akıtmak için içimdeki çelişkilerle uyanıyorum. ’’Hayatın öğretileriyle yola devam etsem benliğimden çok şey kaybederim.’’ düşüncesi adımlarımı yavaşlatıyor. Sorgulamam gereken o kadar çok şey var ki… Beynimin aşırı teorilerle yüklenmesine izin vermemeliyim.
Apolitikleşen bir gençliğin sloganı gibi yazılmamalıyım parfüm ve çikolata kutularına; bunun vebalini de çekmek niyetinde değilim doğrusu. Küçük ekranımın tuşlarına basarak bütün bunları karanlığa gömebilirim bir anda, hem de kimseye hesap vermeden. Bunların yerine uygarlığı yaratan eşitlikçi tarih kahramanlarının sığınağında haftalarca, aylarca, yıllarca sonsuz yasalara karşı savaşabilirim.
Vay, be! Büyük laflar da sarf edebiliyormuşum.
Bir yandan da Sait Faik gibi hayata karışmak istiyorum. Sokağın sesine kulak versem, hiç fena olmaz hani. İş çıkışında tüm işçilerin yorgun argın hallerine tercüman olsam, onların hangi şartlar altında yaşadıklarını herkese anlatsam dünyanın kişilere göre işleyen düzeni bozulur mu acaba?
Hayatımızın her anına damgasını vuran çelişkilerimiz değil midir? Her bireyde ‘’ Kimim ben?’’ korkusu ve sorgulaması vardır. Cesaret ise kimilerine nasip olmuştur. Dünyanın çehresini değiştiren de zaman zaman bu cesur kimliklerin isyan edip hayatın ikiyüzlülüğüne bir tokat atmasıdır.
Bu Makale defa okundu.
|